Bolluğun Günahı

Açgözlülük, kişinin sadece kendisine düşenden fazlasını istemesi değil, başkasının tabağına, hakkına ve rızkına doğrudan göz dikmesidir. Bu zaaf, masum bir “daha çok istemek” meselesi değildir. Kendi porsiyonunu büyütebilmek için yanındakinin açlığını, yoksulluğunu ve çaresizliğini tamamen yok saymaktır. Hristiyan teolojisinin ölümcül günahlar listesinin başına yazdığı “avaritia” ile İslam ahlakının lanetlediği hırs ve tamah, aynı insani çürümeye işaret eder. Açgözlülüğün nesnesi zamana göre değişir: Dün altındı, bugün arsa, yarın ise bir deniz dolusu balık. Çünkü sorun hiçbir zaman kaynakların azlığı olmamıştır. Sorun, insanın ne zaman “dur” diyeceğini bilmeyen o dipsiz, karanlık iştahıdır. Açgözlülük, sahip olunan miktarla değil, “yeter” diyebilme ahlakının toptan kaybedilmesiyle ilgilidir.

Bu arsız zeminle göbek bağı olan fakat eyleme geçtiğinde ondan çok daha tehlikeli hale gelen bir başka kavramımız daha var: Fırsatçılık. Açgözlülük içsel bir oburluksa fırsatçılık, o oburluğun en zayıf anı kollar sinsi hamlesidir. Açgözlülük insanın ne kadara razı olmadığını gösterir, fırsatçılık ise bu doyumsuzluğu, tam da başkasının nefessiz kaldığı o kırılma anında kimin aleyhine bir silaha dönüştürdüğünü. Biri ham bir hırstır diğeri ise zamanlamayı kusursuz seçen stratejik bir gaddarlık.

Hayattaki her fırsatı değerlendirmek elbette suç değildir. Zamanı koklamak ve doğru hamleyi yapmak tek başına bir ahlak sorunu yaratmaz. Sorun, kendi kasanızı doldurmak uğruna başkasının yaşam alanını, hakkını ve nefesini daraltmayı göze aldığınız, hatta bunu bile isteye planladığınız yerde başlar. Fırsatçılığı masum bir ticari başarıdan ayıran şey, kazancın büyüklüğünden çok, o kazanç elde edilirken nelerin ve kimlerin feda edildiğidir.

Fırsatçılık en çok kuralların esnediği, denetim mekanizmalarının felç olduğu ve toplumsal güvensizliğin bir sis gibi çöktüğü dönemlerde sahneye çıkar. Krizler, afetler ve ekonomik çöküşler, birileri için başkasının çaresizliğini anında nakde çevirme aparatına dönüşür. Üstelik bu refleks her zaman bireysel de kalmaz. Bir grubun, bir zümrenin ya da bir birliğin aynı ahlaki erozyonu örgütlü bir şekilde benimsemesi, o eylemi meşru kılmaz, sadece suçun üzerini kalabalıkla örter. Herkes aynı yöne doğru koşup aynı günahı işlediğinde, kimse tek başına dönüp vicdanına bakmaz. Kalabalık, vicdanı koruyan bir kalkan değil, onu tamamen boğan bir perdedir.

Açgözlülük dipsiz kuyuyu kazar, fırsatçılık ise o kuyuya düşecek çaresiz kurbanı bekler. Ortaklıkları tam olarak burada, halkın aleyhine mühürlenir.

Bir toplumun asıl ahlakı kıtlıkta değil, bolluk karşısında sınanır. Kıtlık anında insanlık bir şekilde ekmeği bölüşmeyi, dayanışmayı hatırlar çünkü hayatta kalmanın başka yolu yoktur. Bolluk ise maskeleri düşürür, gerçek niyetleri ele verir.

Malumunuz, bugünlerde ülkenin asıl gündemi, aylardır et yüzü göremeyen milyonlarca evin akşam yemeği arkadaşı olan palamut. Derinleşen ekonomik buhran nedeniyle kırmızı ete veya tavuğa ulaşması imkansız hale gelen dar gelirli aileler, palamut fiyatlarının düşmesiyle birlikte uzun süre sonra ilk kez çocuklarının sofrasına kaliteli bir protein koyabildi. Çocuklar karbonhidrat döngüsünden çıkıp balık yiyebildi.

Fakat bu memleketin değişmez, lanet bir kuralıdır: Halkın yüzünün güldüğü yerde, birilerinin kar hırsı anında yas tutmaya başlar.

İstanbul’daki bir balıkçılar birliği, geçtiğimiz günlerde tam da bu durumu hedef alan utanç verici resmi bir bildiri yayımladı.

Denizlerde son yılların en büyük palamut bolluğunun yaşandığını gururla müjdeliyor ve bunu “Allah’ın bereketi” olarak nitelendiriyorlardı. Ne var ki dindarlık kokan bu bereket söylemi, sadece iki cümle sonra soğuk bir tehdide, halka karşı açılmış bir savaşa dönüşüyordu: Piyasada balık çok, fiyatlar düşüyor, balıkçı zarar ediyor! Çözüm mü? Oldukça ilkel, oldukça gaddarca: Avcılığa geçici olarak ara verilsin!

İlahiyatla başlayan paragraf, kapitalizmin en vahşi, en amansız yüzüyle bitiyordu. Nimet olarak kutsanan şey, tezgahta halkın ucuza alabileceği bir fiyata inince birden bire “sektörel bir felaket” ilan edilmişti.

Burada gerçekçi olalım: Küçük teknesiyle, borç harç içinde evine ekmek götürmeye çalışan küçük balıkçının, fiyatlar düştüğünde geleceği için kaygılanmasını elbette anlarız. Onları devasa endüstriyel gırgır sahipleriyle aynı kefeye koyamayız. Ancak bu yapısal gerçeklik, yayımlanan bildirideki son derece kurnaz ve bencil “çözümü” asla ama asla haklı çıkarmaz. Ortak kaynakları yönetmenin yolu, gelişmiş toplumlarda bilimsel kotalarla, soğuk zincir yatırımlarıyla ve devlet eliyle planlamayla olur. Fakat bizim ülkemizde akıl, bilim ve uzun vadeli planlama rafa kaldırıldığı için, refleks her zaman en vahşi yöntemle verilir: Arzı kıs, piyasayı kurut, tezgahı yak, fiyatı zorla yukarı fırlat!

İşte bu başıboşluğun, bu cezasızlığın faturası hemen ardından Rize’de kesildi. Pazar ilçesindeki Kirazlık Limanı’nda, o hırslı avlanma esnasında ezilen ve kasalara sığmayan tonlarca palamut doğrudan denize döküldü. Sahil şeridi ölü balıklarla kaplandı, deniz çürüdü, çevre sakinleri kokudan evlerinde pencerelerini açamaz hale geldi. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: Deniz ekosistemini katleden, doğanın bereketiyle halkın rızkını liman ortasında çürüten bu zihniyetin, vandallıktan, ekonomik ve ekolojik terörizmden ne farkı var? Bu katliamı yapanlar hakkında ciddi bir adli soruşturma açılacak mı, yoksa her çevre cinayetinde olduğu gibi bu da “balıkçılığın fıtratında var” denilerek geçiştirilecek mı?

Balıkçının emeğinin karşılığını istemesi en doğal hakkıdır. Asıl ahlaki çöküş ve ikiyüzlülük, bu amansız ekonomik hırsın, ardına sığınılan “ekolojik koruma ve bereket” retoriğiyle maskelenmesidir. Bildirideki “bereket” kelimesiyle resmen toplumun aklıyla alay ediyorlar: Bir tarafta denizden taşan yaşamı kutsarken, diğer tarafta o yaşamın tezgahta fahiş bedellerle satılması şartını koşuyorlar. Bolluk, fiyatı düşürdüğü için bir “tehdit” sayılıyorsa, bu birlik açıkça şunu söylemeliydi: “Biz bu işin faturasını aç halka ödetmek istiyoruz.” Ama bunu yazacak cesaretleri yok. “Halkın ucuza balık yemesini istemiyoruz” gerçeğini, süslü cümlelerin arkasına gizleyecek kadar korkaklar.

Peki, bu eylem açgözlülük müdür, fırsatçılık mı?

Bence her ikisidir ve en organize halidir. Açgözlülük, denizin sınırlarını ve yarınını hiç düşünmeden, devasa teknelerle denizin bağrına hırsla saldırmakla başlar. Fırsatçılık ise, doğanın sunduğu o muazzam bolluğu arkaya alıp sırf fiyatlar düşmesin diye yoksulun önüne açılan nadir kapıyı zorla kapatma girişimidir. Fırsatçılığın en rafine ve en acımasız biçimi tam olarak burada vücut bulur: Kendi fırsatını yaratmak değil, yoksulun önüne serilen tek fırsatı zorla elinden almak.

Bolluğun kendisi bir toplumda “tehdit ve kriz” olarak algılanıyorsa, sorun o bolluğun nasıl bölüşüleceğini beceremeyen, gücü yetenin gücü yetmeyeni perişan ettiği bu çürümüş ekonomik düzendedir. Emeğin hakkı ile tüketicinin rızkını birbirine düşman eden bu barbarca çark kırılmak zorundadır.

Unutulmamalıdır ki denizin bereketi ancak halkın sofrasına inebildiği kadar bereket, yarın da o sularda yaşayabildiği kadar gelecektir. Halkın kursağından çalınan bereket, kimseye kâr getirmeyecektir…

Bir Cevap Yazın