Acımak, Merhamet, Adalet

“Acımak” bedava bir duygudur. Kimseden izin istemez, hiçbir şeye mal olmaz ve hiçbir konum gerektirmez. Ast üste acır, üst asta acır. Dilenciye acıyan adam kendini iyi hisseder. Yoksula acıyan zengin kendi vicdanını rahatlatır. Acıma gelir ve geçer. Bir insanın bir başkasına ne yaptığını değil, kendi içinde ne hissettiğini anlatır.

Ben aynı anlamda kullanılsa da “acımak” ile “merhamet”in farklı duygular olduğunu düşünüyorum. Merhametin en saf hali vazgeçiştir. Elinde karşındakini ezebilecek bir güç vardır. Rütbe olur, bilgi olur, para olur, sevgi olur, bir sır olur. Kimse seni durduramaz, kimse seni sorgulamaz. Sen yine de o gücü kullanmazsın.

Dışarıdan bakan hiçbir şey görmez çünkü hiçbir şey olmamıştır. Oysa o hiçliğin içinde bir savaş verilmiştir. Güçlü olan kendi gücüne karşı kazanmıştır.

Biri sana sırrını verdi. Bir gün canını yakmaya yetecek kadar ağır bir sır. Sonra aranız bozuldu. Söz artık bağlamıyor. Seni suçlayacak kimse yok. Anlatmanın her gerekçesi elinde. Hatta anlatman seni haklı bile çıkaracak.

Sen susuyorsun.

Seni ne yasa ne korku ne de çıkar susturuyor. Yalnızca susmayı seçiyorsun. Merhamet tam olarak o suskunluğun adıdır. Çünkü insanın ahlakı yalnızca yaptıklarında değil, yapabileceği halde yapmadıklarında da görünür.

Bu güç illa bir hiyerarşiden gelmez. Kimi zaman rütbeden, kimi zaman bilgiden, kimi zaman paradan, kimi zaman sevgiden doğar. Sevilen sevenin üzerinde bir güç taşır. Çünkü sevgi insana başkasının en savunmasız yerine giden yolu gösterir. Bazen iki insan eşittir ama biri diğerinin yarasını daha iyi bilir. O anda bilgi güce dönüşür. O bilgiyi kullanmamak merhametin en sessiz biçimidir. Bu yüzden merhamet her zaman yukarıdan aşağıya akmaz.

Ama her vazgeçiş merhamet değildir.

Platon’un Devlet’inde Thrasymakhos çobanın koyunları beslemesini koyunların iyiliğine bağlamaz. Çoban sürüyü efendisinin kazancı için besler der. Koyun yarın daha çok yün verecek, daha çok et olacak diye semirtilir. Böyle bir ihtiyatın adı merhamet değil “muhasebe”dir.

Muhasebeyle merhameti ayıran şey bedeldir. Vazgeçmek sana neye mal oluyor? Kar ortadan kalktığında, hesap tersine döndüğünde de elini çekiyor musun? Koyun artık işine yaramadığında da onu koruyor musun? Koruyorsan orada başka bir şey vardır. Yalnızca sana yaradığı sürece iyi davranıyorsan iyi bir çobandan çok iyi bir tüccarsındır. Merhametin sınavı karşılığın ortadan kalktığı yerde başlar.

Eski zamanlardan bugüne taşınmış bir sorumuz var: “Çoban koyunu kurttan korur. Çoban kurt olursa koyunun hali nice olur?”

Bu söz kurdun vahşetinden çok çobanın güvenilirliğini sorgular. Koyun kurdu tanır ve ondan korkar. Çobana ise güvenir. Kendisini kurttan koruyacak olanın bir gün kurda dönüşebileceğini hesaba katmaz.

Asıl felaket orada başlar. Düşmandan gelen kötülük insanı korkutur. Güvenilenden gelen kötülük ise insanın dünyaya dair bütün varsayımlarını yaralar. Kurt saldırdığında korkarsın. Çoban saldırdığında ne yapacağını bilemezsin. Çünkü kurda karşı iyi kötü bir savunma geliştirmişsindir. Oysa  çobana karşı yalnızca güven vardı ve o da gitti…

İnsanlık tarihi yalnızca güçsüzlerin güçlülerden korkmasının tarihi değildir. Aynı zamanda güçlülerin kendilerine teslim edilen gücü kullanıp kullanmamasının tarihidir. Asıl mesele güçlünün elinde ne olduğu değil, kullanabileceği halde ne yaptığıdır. Çünkü güç kullanıldığında görünür. Merhamet ise kullanılmadığı yerde saklıdır.

Bir yönetici çalışanının hatasını herkesin önünde açıklayabilir ama açıklamaz.

Bir satıcı müşterisinin çaresizliğini fiyata çevirebilir ama çevirmez.

Bir sevgili karşısındakinin kendisine duyduğu sevgiyi tehdit aracına çevirebilir ama çevirmez.

Bir baba çocuğunun kendisine olan bağlılığını kullanıp onun hayatını kendi istediği kalıba sokabilir ama sokmaz.

Bir devlet vatandaşının güçsüzlüğünü fırsat bilip onu ezebilir ama ezmez. (Bizim gibi ülkeler hariç)

Dışarıdan bakıldığında hepsinde aynı şey olur: “hiçbir şey”. Ahlak tam olarak o hiçbir şeyin içinde gerçekleşir.

Ama devlet söz konusu olduğunda bu hiçbir şey bir erdem olmaktan çıkar ve bir tehlikeye dönüşür. Devlet Leviathan’a döndüğünde güçsüzün elinde kalan tek şey güçlünün keyfidir.

Merhameti güzel bir erdem olarak övebiliriz ama onu “adalet”in yerine koyamayız. Çünkü merhamet güçlünün kendi gücüne koyduğu sınırdır. Adalet ise o sınırın güçlünün vicdanına bırakılmadığı düzendir.

Bir toplumda zayıfın güvencesi güçlünün iyi kalpli olmasına bağlıysa orada hak değil lütuf vardır. Lütuf, verenin iradesine bağlıdır. Bugün verir, yarın vermez. Bugün bağışlar, yarın cezalandırır. Çünkü lütfun sahibi verdiğini geri alma hakkını da kendinde görür.

Hak başka türlüdür. Hak güçlünün kalbine bakmaz. Bir insanın hakkını alabilmesi için karşısındakinin merhametli olmasını beklememesi gerekir.

Zayıfın hayatı bir insanın vicdanına emanet edilmişse o vicdan ne kadar yüce olursa olsun ortada hala bir tehlike vardır. Çünkü bugün merhamet eden yarın merhamet etmeyebilir. Hak ise sahibinin ruh haline göre değişmez.

İşte merhametle adalet arasındaki fark budur: “Merhamet” insanın içindeki iyiliğe, “adalet” düzenin içindeki sınıra güvenir.

Merhamet güçlünün kendine karşı kazandığı bir zaferdir. Adalet ise zayıfın o zafere muhtaç kalmamasıdır.

Yine de merhametin en güzel hali, gücün kendisini fark ettiği anda başlar. Elindeki imkanı görürsün. Karşındaki insanın savunmasızlığını fark edersin. İstersen vurabilirsin ama vurmazsın.

Kimse alkışlamaz. Kimse bilmez. Tarihe geçmez. Bir tutanak tutulmaz. Bir madalya verilmez. Dışarıdan bakıldığında “hiçbir şey” olmamıştır.

Ama insanlığın en büyük hikayesi çoğu zaman tam da o “hiçbir şey” olmayan yerde saklıdır…

Yorum bırakın