Bir insanın başına kötü bir şey geldiğinde, nedense hikayenin başına dönüp onun neyi yanlış yaptığını araştırıyoruz. Kadın tacize uğramış: “Ama o da öyle giyinmeseydi.” Bir kadın gece vakti sokakta öldürülmüş: “Ama o saatte orada ne işi vardı?” Bir adam dolandırılmış: “Ama o da kolay para peşinde koşmasaydı.” Bir insan parasını kaybetmiş: “Ama o da biraz açgözlüymüş.” Bir çocuk akran zorbalığına uğramış: “Ama o da kendini ezdirmeseymiş.” Bir insanın evi soyulmuş: “Ama o da kapısını kilitleseymiş.”
Cümlelerin hepsinde aynı küçük kelime duruyor: ama.
Ne kadar masum görünüyor. Oysa bazen bir bağlaç değil, bir kaçış kapısıdır “ama”. Çünkü “ama” geldiği anda olayın yönü değişir. Hırsızdan mağdura, saldırgandan saldırıya uğrayana, dolandırıcıdan kandırılana doğru çevrilir kamera. Bir anda asıl soruyu bırakır, başka bir sorunun peşine düşeriz: “Peki sen ne yaptın da başına bu geldi?” Sanki insanın başına kötü bir şey gelebilmesi için önce bir kusur işlemesi gerekiyormuş gibi…
Belki de bunun altında çok eski bir insan ihtiyacı yatıyor: Dünyanın adil olduğuna inanmak. Çünkü adil bir dünyada kötü şeyler kötü insanların, iyi şeyler iyi insanların başına gelir. Böyle bir dünyada insan kendisini daha güvende hisseder. “Ben doğru davranıyorsam başıma kötü bir şey gelmez”. “Ben dikkatliysem kandırılmam”. “Ben düzgün giyiniyorsam taciz edilmem”. “Ben yabancılara güvenmiyorsam dolandırılmam”. Ne güzel bir dünya olurdu bu… Ama gerçek dünya böyle değil. Ve insan bunu kabul etmekte zorlanıyor. Bu yüzden başkasının felaketine bakarken önce failin eline değil, mağdurun hayatına bakıyoruz. Orada küçük bir kusur bulursak rahatlıyoruz: “Ha, demek ki mesele buymuş.” Böylece dünyanın düzensizliği yeniden düzene giriyor.
Geçtiğimiz hafta Para Piyasası Fonu skandalında yüz otuz civarında fon tasfiye edildi, yaklaşık yarım milyon insan mağdur oldu. Sonrasında gene üç benzer cümleleri duyduk. “Kolay para kazanmak isteyenlere acımıyorum.” “Bedava peynir fare kapanında olur.” İnsanın başına geleni anlamaya çalışmak yerine, ona bir ahlak dersi verme ihtiyacı… Burada da aynı ama beliriyor: “Ama o da kolay para kazanmak istemiş.”
İyi de bir insanın daha fazla kazanmak istemesi, bir başkasının onu kandırma hakkını nereden doğuruyor? Bir insanın dikkatsiz olması, ona haksızlık yapılmasını meşru hale mi getiriyor? Bir insanın hata yapması, onun mağdur edilmesini hak ettiği anlamına mı geliyor? Burada çok önemli bir ayrım var: bir insanın yaptığı hatayı tartışmak başka, uğradığı haksızlığı ona yüklemek başka.
İnsanlar hata yapabilir. Saf olabilir. Tedbirsiz olabilir. Yanlış karar verebilir. Hatta bazen gerçekten açgözlü olabilir. Bunların hiçbirisi başkasının suçunu ortadan kaldırmaz. Kaldı ki burada başka bir durum var: bu insanlar, yöneticileri Cumhurbaşkanı tarafından atanan, asli görevi piyasayı ve bu fonları denetlemek olan SPK’ya, yani devletin kendisine güvenerek paralarını yatırıyor. Saadet zincirine ya da bankerlere para kaybetmiyorlar ki.
Bir de olayın üzerinden geçen zaman var. Bir şey olup bittikten sonra, hep en baştan belliymiş gibi görünür. Fonun getirisi zaten çok yüksekti, belliydi bir yerde patlayacağı. Adam zaten tekinsizdi, belliydi bir gün terk edip gidecekti. Sokak zaten tenhaydı, belliydi başına bir şey geleceği… Oysa o an, olay henüz olmamışken, hiçbir şey bu kadar “belli” değildi. Biz olayın sonucunu bildiğimiz için hikayeyi geriye doğru okuyup her ayrıntıyı bir işaret fişeği gibi yeniden yazıyoruz. Mağduru asıl mahkum eden de bu geriye dönük netlik oluyor, sanki o an içinde yaşarken de aynı netliğe sahip olması gerekirmiş gibi.
Kadın yanlış giyinmiş, adam yanlış yere gitmiş, yatırımcı yanlış yatırım yapmış, çocuk kendini savunamamış, yaşlı adam telefonda kandırılmış, genç kız gece dışarı çıkmış… Herkesin hikayesinde bir “yanlış” buluyoruz. Sonra içimizden derin bir nefes alıyoruz: “Ben öyle yapmam.” Asıl rahatlatıcı cümle belki de budur.

İlginç olan şu: aynı hatayı biz yapınca açıklaması hazır oluyor. “O gün çok yorgundum, dikkatim dağınıktı, kimse bana söylemedi.” Ama başkası yapınca açıklama değil, karakter oluyor: “zaten dikkatsizmiş, zaten açgözlüymüş, zaten saf biriymiş.” Kendi hatalarımızı koşullara, başkalarının hatalarını kişiliğine bağlarız. Bu küçük çarpıklık, mağduru suçlamanın sessiz motorlarından biridir.
Mağduru suçlamak güçlüden yana olmak değildir yalnızca. Güçsüzün başına geleni anlamlandırma kolaycılığıdır. Çünkü failin niyetini, kötülüğünü, hesabını, hırsını, planını düşünmek zordur. Olayın arkasındaki sistemi görmek daha da zordur. Mağdurun eteğine, saatine, yatırım kararına, kapısının kilitli olup olmadığına bakmak daha kolaydır. Kısaca insanın davranışını sorgulamak, dünyanın yapısını sorgulamaktan daha kolaydır. Bu yüzden “neden yaptı?” sorusu yerine “neden oradaydı?” sorusunu sorarız. Çünkü ikinci soru bizi daha az rahatsız eder.
Tabii şu da var: insan düşene bakarken sadece neden düştüğünü düşünmez, düşmediği için kendini tebrik eder. “Ben olsam o hatayı yapmazdım.” “Ben o kadar saf değilim.” “Ben gecenin o saatinde dışarı çıkmazdım.” “Ben paramı öyle bir yere yatırmazdım.” Bu cümlelerin alt metninde gizli bir üstünlük, kibir duygusu dolaşır. Mağdurun başına geleni onun hatasına bağladığımızda, kendimizi ondan biraz daha akıllı, biraz daha dikkatli, biraz daha uyanık ilan ederiz. Başkasının yarasını kendi zekamızın diplomasına çeviririz. İşte o zaman acı çekene yardım etmek yerine, onun üzerinden kendimizi aklamaya başlarız.
Bir insanın hatası, başka bir insanın suçunu silmez. Adaletsizliğin en sinsi biçimi, suçluyu savunmak değildir. Suçluyu konuşmayıp mağduru konuşmaktır. Bu yüzden bazı hikayelerde en tehlikeli sözcük “ama”dır. Çünkü bazen tek bir ama, bütün bir insanı sanık sandalyesine oturtmaya yeter.
Bu yüzden bir dahaki sefere birinin başına kötü bir şey geldiğinde, ağzımızın ucuna gelen o küçük kelimeyi biraz bekletelim. “Ama o da…” Devamını getirmeden önce duralım. Çünkü o cümlenin devamında gerçekten önemli bir ayrıntı olabilir. Gerçekten bir hata yapmıştır. Gerçekten daha dikkatli olabilirdi. Bunların hepsi konuşulabilir. Gene de önce şunu soralım: başkasının yaptığı yanlışı açıklamakla, mağdurun uğradığı haksızlığı haklı çıkarmak arasını ne zaman geçtik?