Hiç, Yoktan İyidir -2

Bu yazı serisini oluşturmamda çıkış noktam rahmetli Erol Günaydın’a ait bir röportajdı. İlk yazıda biraz temellendirmeye çalışmıştım, şimdi başka bir yönden ele almaya çalışacağım ama önce Erol Günaydın’ın röportajından bir yeri paylaşmak istiyorum. Kendisine şöyle bir soru soruluyor: “Siz Ramazan aylarının değişimine tanıklık etmiş birisiniz. Şimdiki dönemi nasıl buluyorsunuz?”

Erol Günaydın’ın cevabı:

“Bu zaman da çok güzel zaman. Ben “Benim gençliğim çok güzeldi” diyenlerden değilim. Yokluk içindeydik ama yoksul değildik. Şimdi bolluk içindeyiz ama yoksuluz. Bu kadar bolluk içinde insanlar nasıl aç ona hayret  ediyorum. Pirinç yiyemiyorlar, ekmek yiyemiyorlar, kıyamet kopuyor. O zaman para yoktu. Herkes fakirdi  ama insanların karnı toktu. Herkes birbirine bir şey ikram ederdi. Şimdi Ramazan çadırı diye bir şey görüyorum, öyle bir şey kurulmazdı, çok ayıptı. İnsanlar mendil altında bir şey ikram ederdi, kimin kime ettiği  bilinmezdi. Şimdi “Ben Ramazan çadırı kuruyorum” diye elinde borazanla bağırıyorlar. Haysiyet kırıcı bir şey.  Ben askerdeyken “Doğu’ya yardım kampanyası” diye bir şeyler yollamaya başlamışlardı, “Biz aç mıyız, dilenci miyiz? Nedir bu iğrençlik” diye o kadar kızmışlardı ki. Şimdi her şey abartılıyor. İftar çadırları kurulacak  her yerde. Bütün millet o kapılarda. Kepçeyle dayak yiyenler, itiş kakış. İftarı verenler de en başta oturuyor. Kurbanın etini kendileri yiyorlar, dağıtmıyorlar. Ben böyle şeyler görmedim. Göstere göstere  Müslümanlık olmaz ki. Günahtır. Ona şaşırıyorum. Benim zamanımdaki o güzellikler şimdi olsa tadından yenmezdi. Varlık var bir de o devrin düşünceleri ve insanları olsaydı ne kadar ileri olacaktık. Meddahlar, kantolar, oyunlar…Bunları bilen yok, bizler kayıp adresleriz. 1950’de İstanbul nasıldı, nasıl renkler vardı, hiç kimse bilmez. Ne buzdolabı var, ne çamaşır makinesi var. O evler nasıl temizlenirdi? Sakalar su satarlardı  katırlarda, çıkıdık çıkıdık. Bütün satıcılar şarkı söyleyerek geçerdi. “Biberim, dolmaya giderim”, “Hamsi geldi pazara, haber verin Lazlara”, “Bamya biber domates moreeee” diye. Şarkıcılar, naneciler, keten helvacılar. Bir  müzikal sokaktı o daracık evler. Arsalarda çocuklar oynardı. “Ena mena dosi, dosi saklambosi,  saklambos saklambos Alaman dost” diye. O oyunlar, o dünya, o zaman nasıl değişti. Aradan çok da büyük zaman geçmedi. Ne kadar değişti her şey. İlkel bir dünyaydı ama doğa o kadar güzeldi ki. Ramazanda insanlar birbirlerini hatırlar, evde bir domates dolma pişsin, burnunu uzat hangi evde piştiğini anlarsın. Her şeyin en güzeliydi. Öyle bir doldu kalabalıklaştı ki ortalık. Evine giremiyorsun arabalardan. Terlik gibi arabaları kapının  önünde bırakıyorlar artık.”

Çocukluğumun “Bay Yanlış”ı Erol Günaydın’ın tasvir ettiği şeylerin tamamını yaşamadım ama ucundan kıyısından şahitlik ettiğim şeyler oldu.

Tabii burada “nerede o eski günler” hayıflanması yapmayacağım, zira konumuz bu değil. Röportajda beni en fazla etkileyen cümle: “O zaman para yoktu, herkes fakirdi ama insanların karnı toktu”. “Hiç”in, “yok”tan iyi olması tam da böyle bir durum. Çünkü üstadın anlattığı o dönemde hemen her şey belli standartta ve sınırlı sayıda bulunuyordu.

“Kıt kanaat” sözünü hep olumsuz şekilde algılıyoruz ama bir de şu pencereden bakmayı deneyelim: insan “birkaç” seçenekle “tatmin” olabilirken, “birçok” seçenek devreye girdiğinde seçim yapmakta zorlanıyor. Çünkü her seçiş aslında bir anlamda vazgeçiştir. Bir şeylerden vazgeçmek ne büyük uğraş, ne büyük bir yük!

Sheena Iyengar ve Mark Lepper’in meşhur bir reçel deneyi vardır. Bir süpermarkette iki farklı stand kurulur. Birinde 24 farklı reçel, diğerinde aynı markanın 6 farklı reçeli tadım için sergilenir. Müşteriler dilediği kadar tadım yapma hakkına sahiptir. Tadım yapan müşterilere de reçel alacakları takdirde 1 dolarlık indirim kuponu verilir. Sonuçlar şu şekildedir: 24 reçelin olduğu standın önünden geçenlerin %60’ı tadım yaparken, 6 reçelin olduğu standın önünden geçenlerin %40’ı tadım yapmıştır. İşin tuhaf kısmı, 24 reçelin bulunduğu kümeden tadım yapanların sadece %3’ü reçel satın alırken, 6 reçelin olduğu kümeden tadım yapanların %30’u satın almış. Yani seçeneklerin çokluğu insanlara ilk etapta cazip geliyor. Normal olan da bu çünkü 6 reçelin olduğu standda mesela en sevdiğiniz gül reçelini belki bulamayacaksınız ama 24 reçellik standda onu bulma ihtimali daha fazla. Ama kafanızda kesinlik oluşturmayan bir reçel tercihinde, seçeneklerin çokluğu kafanızı karıştıracak, “hangisini seçsem” diye düşünürken ya birçok farklı reçel alacak ya da hiçbirini almayacaksınız.

Literatüre “Buridan’ın eşeği” diye geçen, Jean Buridan’ın öğretilerine baktığımda teyit edemediğim ama gerek Psikoloji’de gerekse Sosyoloji’de anlatılan bir hikaye vardır. Aç ve susuz kalmış bir eşeğin sağ tarafına saman sol tarafına da su koyulur. İkisine de eşit uzaklıkta olan eşek, bu iki tercih arasında seçim yapamaz, açlık ve susuzluktan ölür. Evet belki açlık ve susuzluk aynı düzlemde yarıştırılabilecek parametreler değildir ve bu örnekte insanın temel ihtiyaçları konu edildiği için çok da çarpıcı gelmeyebilir ama biz hikayenin ana konusu olan seçenekler arasında karar vermenin zorluğuna odaklanalım: Kapitalizmin dayatması mı, bizim tercihimiz mi, toplumun yüklediği misyon mu bilmiyorum ama çalışan bir kadının bırakın peş peşe iki gün aynı kıyafeti giymesi, hafta hatta aynı ay içinde bile giymesi pek mümkün olmuyor. O yüzden gardıroplarımızı dolduruyoruz. Sabah işe gitmek için kalktığımda gardırobun önünde dakikalarımı harcıyorum “bugün ne giysem” diye. Şımarıklık, kanaat edememek hatta “insanlar aç dolaşırken takıldığın şey bu mu” gibi küçümseyici sözleri de kabul edebilirim. Hoş, bu sadece benim sorunum değil, hemen hemen çalışan bütün kadınların ortak problemi ve bu problem bugün ortaya çıkmadı. Ortaokul, lise öğretmenlerimi gözümün önüne getiriyorum, bir ya da iki takım elbise ile koskoca bir seneyi geçiren erkek öğretmenleri hatırlıyorum. Günümüzde ‘kapsül gardırop’ akımıyla bu kısmen olsa da kırıldı. Aynı kıyafetten onlarcasından oluşan gardıroplar, sabah bu konuda alınacak karardan gün içinde daha önemlilerine zaman ve enerji ayırmak amacıyla kullanılıyor. Bu akım iş ve siyaset dünyasının başarılı isimleri arasında çoğunlukla erkekler olmak üzere benimseniyor. Çalışan kadın olmak bu anlamda gerçekten zor ve kapitalizm de bizi o kadar güzel ikna ediyor ki bu duruma, sürekli bize cazip gelecek, aklımızı karıştıracak şeyler üretiyor. Biz de kuzu kuzu teslim olup kabulleniyoruz. Oysa mesela bir kırsalda Ayşe-Fatma-Hayriye teyzelerin böyle bir problemi yok. Onlar ömürlerini 1-2 fistan ile geçirebiliyor. Şu durumda hangisi iyi: gardırobunda onlarca kıyafet olduğu için seçim yapmakta zorlanan şehir insanın hayatı mı, iki-üç kıyafetle ömrünü geçiren köy insanının hayatı mı?

Bu konuya devam edelim. Keyifli Pazarlar

Sevgilerimle 💖🙋‍♀️

2 Comments

  1. Amerikali psikolog Abraham Maslow’a gore; Insanlar temel gereksinmelerini (basinin ustune dam, guvenlik, yemek yeme vs) doyurduktan sonra sosyal gereksinmelere yonelmesi kacinilmaz oluyor. Ulkemizde her ulkede oldugu gibi, insanlarin daha iyiye, daha gosterisliye ve daha fazla reklami olan maddi seylere tutkusu biraz daha abartili durumda sanki. Ulkemizi son ziyaretimde bazi genclerin ayagimdaki Nike ayakkabilarima (aynisinin burda satilmayisindan olmali) pur dikkat bakislari benim icin cok ilginc bir deneyim oldu. O yuzden eskiden gucumuzun yettigini giymek onemliyken bugun cok secici ve marka duskunu bir topluma donusmemiz insanlarin doyumsuzlugundan olsa gerek. Iyi pazarlar!

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s